İletişim

muhsinertugrulsahnesi@gmail.com

14 Nisan 2007 Cumartesi

İstanbul’u yıkmak mı, onarmak mı?

14.04.2007
SELİM İLERİ
Atatürk Kültür Merkezi’nin, Açık Hava Tiyatrosu’nun, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin, bir de belki Radyoevi’nin yeniden düzenlenişi, ya da her birinden zamanın, hatıraların sökülüp alınışı. Ama niye? O, pek anlaşılamıyor. Uyarılar dinlenmiyor. Dilerim ki, kör bir inatlaşma başrolde değildir.
Geçen hafta, Tanpınar’ı ve Huzur’u unutmadım diyordum. Huzur’daki İstanbul’dan geriye ne kaldı, bir dökümünü çıkarsak diyordum. Böylesi dökümler, biliyorum ki, iç açıcı olmayacak. Ama ödeşmekte yarar var. Çünkü geriye kalanı kurtarmanın bir yolu da bu ödeşmelerden geçiyor.

Yirminci yüzyılın en büyük romancılarından Marcel Proust, Swann’ların Tarafı (Roza Hakmen’in çevirisi) aldı eserinde üç çan kulesi betimler. Anlatıcı yol almaktadır. Bu çan kuleleri her açı değişiminde ayrı bir görünüm edinir, gözü usul usul okşar:
“Ovaya konmuş üç kuş”, derken “üç altın direk”, derken “gökyüzüne çizilmiş üç çiçek”, en sonundaysa “yalnızlığa bırakılmış üç kız”…

Değerli yazarımız Tahsin Yücel, Anlatı Yerlemleri’nde, bu değişmece dizisinden yola çıkarak yaklaşmıştır Proust’un günümüze bile damga vuran eserine. Görünümdeki her yenileşme, ardı sıra, psikoloji üzerinde çok derin etkiler bırakır. Uçucu, kalıcı, düşsel, hüzün verici…
Hüzün verici: “yalnızlığa bırakılmış üç kız”… Bununla birlikte, göz yeniliklerin hepsinden hoşlanır; yolcu uzaklaşırken içi aydınlanır, bir ferahlık duygusuyla günbatımını, kızıl gökyüzünü, çan kulelerinin bir karaltı olarak silinişlerini alımlar.
Gözbağıyla sarmaş dolaş bu yenilik, yenilenme özlemi, bir yandan da, mimarisinde ‘tarih’, ‘anı’ değerleri aramış olmaktan kaynaklanıyor gibidir. Çan kuleleri yolcuya her an değişik görünse de, zamana bir meydan okuyuş söz konusudur.
Nitekim nice zaman geçecek, her şey hatıra olmuşken anlatıcı Kayıp Zamanın İzinde’yi yazmaya koyulacak, nihayet son eser Yakalanan Zaman’da üç çan kulesi yine yerli yerinde karşımıza çıkacak. Kimse yıkmamış, kimse yerle bir etmemiş. Tam tersine, uygar bir anlayışla korunmuş çan kuleleri.

Belki hemen Tanpınar’a başvurmalıyız. Fakat bu kez Huzur’a değil, Sahnenin Dışındakiler’e. Anlatıcı, “belediyemizin” kararıyla yıkılan evine pek aldırmaz. Gelgelelim “Yalnız bir şeye müteessir oldum” der. “Evimizin karşısında Elâgöz Mehmedefendi Camii de beraberce yol olmuş. Bu cami on yedinci asır başında yapılmış çok şirin bir eserdi. Fakat ayakta kalması, yıkılmaması için hiçbir gayrette bulunmadığıma göre bu teessürümden fazla bahsetmeye hakkım yok.”

İşte “İstanbul’u Yıkmak mı, Onarmak mı?”yı teessürümden, üzüntümden söz açmaya hakkım olsun diye yazıyorum…

Yahya Kemal, İstanbul’la, özellikle Boğaziçi’yle ilgili bir yazısında eski semtlerimizin her birinde ayrı bir ülke ve mevsim coğrafyası yaratılmak istendiğine değinir.
İstanbul, birbirinden o kadar farklı, hatta birbirinin karşıtı bu semtler, yöreler aracılığıyla, birçok mimariyi yan yana, iç içe sunar kentlisine. Göz daima oyalanır; düşünce, yenilikle karşılaştıkça bilenir, gönlün duyarlığı şu semtten o semte daima tazelenir.
Yahya Kemal’in dile getirdiği bu sonsuz canlanış, Abdülhak Şinasi’nin bütün eserini belirler. O da İstanbul’da, her köşede ayrı bir görünüm, ayrı bir iklim yakalar. Belki bu yüzden geçmiş yeniden yaşamaya koyulur. İstanbul bir zaman mucizesi yaratır.

Ne var ki, Abdülhak Şinasi İstanbul’un hızla değişmekte olduğunu da sezmiştir. Bütün o sözlerin, İstanbul’a dair yazıların, İstanbul peyzajının yitip gidişine tanık olmak… Rüya dinince, geriye yakınmak kalıyor. İşte Boğaziçi Mehtapları’ndan:
“Hâlâ daha, Boğaziçi sularındaki esrarlı mehtapları gördüğüm zaman, bilmem nasıl oluyor da, onları şimdiki neşesiz gözlerimle değil, kendilerini eskiden beraber görmüş olduğum annelerimin gözleriyle birlikte seyrediyormuşum ve onların hazlarını biraz daha temdid edebiliyormuşum gibi oluyor.”

Sanatçının yaşadığı İstanbul’a tutkusu, herhalde Tanpınar’ın Huzur’uyla birlikte son buluyor. Huzur İstanbul’un sona ermekte olduğunu da söyler. Biten, yalnızca Mümtaz’la Nuran’ın aşkı değildir.
Huzur’u okuduktan sonra, İstanbul’u biraz da o bakışla, romancının Mümtaz’da billûrlaşan bakışıyla görmeye çalışmıştım. Bir aşkın bir şehri nasıl bu kadar güzel gösterdiğini; sonra biten bir aşkın da çıplak gerçeklikle yüz yüze getirdiğini hissetmiştim.

Sonra, birçok ‘İstanbul yazarı’nın hep biten şeylerden söz açmış olduğunu öylece fark edecektim. Örnekse Malik Aksel. Çok değerli bir ressam olan Malik Aksel, çok değerli eserlerin yazarıdır aynı zamanda. Onun uçsuz bucaksız İstanbul hatıraları, İstanbul’un Ortası’nda derlenmiştir. Bu yapıtın yeni bir basımı yapıldı mı, bilmiyorum. Bendeki basım ne yazık ki hayli dersiz topsuzdur.
Malik Aksel kadirbilir bir ülkede yaşasaydı, İstanbul’un Ortası kimbilir nasıl özenli yayımlanırdı. Hele sanatçının, İstanbul hayatından suluboya resimleriyle bezenerek…
Aksel, İstanbul’un Ortası’nda bu şehrin özelliklerini, yapılarını, göreneklerini, efsanelerini, kişilerini alabildiğine alçakgönüllü söyleşilerle anlatır. Yalnızca yapılardan, mimari eserlerden iz sürün; son yüzyıl içinde İstanbul’u üstelik bayındırlık adına nasıl yıktığımız, yok ettiğimiz gözler önüne serilir. Aksel’in tatlı tatlı kaleme getirdiği o güzelim yapılar birer ikişer hayattan silinmiştir…
Malik Aksel’in yanı başında bir başka alçakgönüllü usta Süheyl Ünver’dir. Daha doğrusu, harikulâde resimlerindeki imzasıyla A. Süheyl Ünver. Yıldızlar Altında İstanbul’da ondan söz açmaya çalışmış ve bir peyzajını okurlarla paylaşmak istemiştim. O resmin altında şunlar yazılıydı: “Kalamış’ta 8. VII. 1953 akşamı böyle idi.” Ve devam ediyordu A. Süheyl Ünver:
“Belvü sahil gazinosu. Bu yer bugün mevcut ama 32 sene önceki o haz yok. 50 sene önce burada olan, devrinin Kalpso Oteli yok. Yalnız bölümlü yerlerin sıra ile damı görünüyor. Sağ başta, resimdeki gibi bir yeni köşk görmüştüm ki çizmişim. Ama o zamanın temiz havası yok. 32 sene önce bu civarda caddeye nazır, deniz gören köşkte (ki resimde görülmüyor) musikisi ile bizi yaşatan, beni arkadaşlığa kabul eden Münir Nurettin Selçuk’un hatırasını yaşatamadım. İşte bir “Belle vue”. Fikrimdeki bu resmin yalnız bu kısmı artık benim tek hatıram oldu. Buna razı olalım, yoksa bu da olamaz. Bu nâtamam hatıra daha başka ne ifade edebilirdi bilmem. Bu resim oturduğumuz yerin bir hatırası olabilirse ne mutlu bize! 1. VII. 1985”
Ünver’in şiirden ibaret çiziktirmesini ne zaman okusam için sızlıyor: Sonu gelmez yıkıp yok etmelere bir çığlık belki bu satırlar.

İstanbul’u yok ediyoruz. Bursa’yı, İzmir’i, Tokat’ı, Antalya’yı yok ediyoruz. Bodrum bugün tanınmaz bir Bodrum. Şehirlerimiz boyunca ne kadar yol alırsak alalım, Marcel Proust’un gördüklerini göremeyeceğiz. Tersine, hepsi de birbirine benzeyen, hepsi neredeyse bir örnek, en varlıklısına sunulmuşu bile dermeçatma, en lüksü en rüküş, çirkin yapılar, hatırası kalmamış şehirler, başta İstanbul!
Tarih bilincinden, kültürel süreklilikten sık sık söz açan kişiler, daha dün yerinde sapasağlam duran bir yapıyı, ertesi gün göremeyecek genç kuşakları bilinçsizlikle nasıl suçlayabilirler ki diye kendi kendime çok sormuşumdur.

Gelelim son günlerin trajik tartışmalarına: Atatürk Kültür Merkezi’nin, Açık Hava Tiyatrosu’nun, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin, bir de belki Radyoevi’nin yeniden düzenlenişi, ya da her birinden zamanın, hatıraların sökülüp alınışı. Ama niye? O, pek anlaşılamıyor. Uyarılar dinlenmiyor. Dilerim ki, kör bir inatlaşma başrolde değildir.
Ben Radyoevi’ni ve Açık Hava Tiyatrosu’nu çok severim. AKM’de ve Harbiye sahnesinde seyrettiğim güzel eserlerin hatıralarıyla o mekânlara da bağlıyımdır. Her birinin ayakta kalması, bugünkü işlevlerini sürdürmesi özlemimdir. Daha iyisini yapacağız boş hayaliyle onları yok etmeyelim.

Korumak ve onarmak güdülerinden, mimari eserlerinde bunca yoksun kalabilecek bir toplum, taş taş üstüne bırakmamaya yol alırken, çok daha kırılgan, dayanıksız insan ilişkilerinde nerelere sürüklenmez ki…

Kaynak: http://cumaertesi.zaman.com.tr/?bl=12&hn=4246

Hiç yorum yok: