İletişim

muhsinertugrulsahnesi@gmail.com

1 Nisan 2007 Pazar

Atılmışlık adına mevcudu biraz daha temiz tutalım

Orhan Alkaya
01.04.2007 Radikal 2
Letafet Apartımanı’ndan başladım saymaya, “Ruy Blas” piyesinden bir bölümün gösterildiği Şehzadebaşı’ndaki Tatbikat Sahnesi’nden yani, o zamanki adıyla Darülbeda(y)i-i Osmani’nin ilk oyunu değildi ama ilk temsiliydi... Belleğimi de az bir şey zorlayarak saydım ve eksisiyle değilse de artısıyla düzeltilmeye açık bir rakama ulaştım: 49 ayrı sahneyi mesken tutmuş İstanbul Şehir Tiyatrosu.
Comédie-Française 1791’den bu yana Richelieu’deki binayı kullanıyor. 1718 tarihli Théâtre de la Nation da yerli yerindedir. Royal Shakespeare Company Stratford’daki binasında 1879’dan beri baki. Viyana’nın Burgtheater’ı da 1888’den bu yana Dr. Karl-Lueger-Ring’deki binasında ve 2010’da İstanbul Kültür Başkenti olacak diyorlar!
Mustafa Irgat, canım kardeşim, “Türk Motifi” isimli şiirini, bu yazıya memur ettiğim, başlıktaki mısra ile bitiriyordu: “Atılmışlık adına mevcudu biraz daha temiz tutalım”.
Letafet Apartımanı, Şehir Tiyatrosu tarihinde başlı başına bir anıt binadır ve bugün yerinde yeller esmektedir. Andre Antoine, Darülbedayi için oyuncu seçme işini bu binada yapmış, ilk temsil bu binada verilmiş, uzun dağınıklığa son vermek üzere, Ertuğrul Muhsin 1927 senesinde Darülbeda(y)i’nin kurumsal temelini bu tiyatroda atmış. Bizimkiler de bu binayı yer yeksan etmiş. Canımın içi memleketim! Sıkı mı “temiz tutalım”? Vardı da biz mi kirlettik? Yahut şöyle soralım: Suskunların belleği olur mu?
Herkes Darülbeda(y)i’nin motamot çevirisini biliyor: Güzellikler Evi. Bu ad, Ali Ekrem (Bolayır) tarafından enfes bir tercüme olarak teklif edilmiş, kabul görmüş 1914 senesinde. Darülbeda(y)i, Konservatuar sözcüğünün dilimizdeki mükemmel bir karşılığı. Bu talebe şürekâsı, yani Eliza Binemeciyan, Roza Felekyan, Nurettin Şefkati, Sara Mannik, Adriyan Hanım, Kınar Sıvacıyan, Ertuğrul Muhsin ve Ahmet Muvahhit, 1916 senesinde, ilk okul oyunlarını oynamış: “Çürük Temel”. Emile Fabre’dan Hüseyin Suat’in (Yalçın) adapte ettiği bu piyes tarihimizin başlangıç noktası addedilir. “Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti”nin “menfaatine”, perşembe gündüzleri hanımlara, geceleri beylere gösterilen Çürük Temel piyesi, aramızda sarkastik biçimde de anılır: Darülbeda(y)i’nin ilk piyesi Çürük Temel!
Ne durumda olduğumuz iyiden iyiye anlaşılsın diye, birkaç yakası az açılmış bilgi vermeliyim. 1994 senesine kadar, Çürük Temel’in sadece Üçüncü Perdesinin transkripsiyonu yapılmış idi. Yani bu piyesin ne mene bir şey olduğu hemen hemen bilinmiyordu. 1924-27 yıllarına ait bir sufle defterinden yola çıkarak, Sezai Gülşen ve Doğan Yavaş ilkin transkripsiyonu gerçekleştirdi. Böylece bizim de bir tarihimiz oldu –çok meraklıyızdır ya!-.
Çürük Temel’in oynandığı binanın o esnadaki adı Tepebaşı Kışlık Tiyatrosu. Monark bir ad. Piyesin Dekor-Kostüm tasarımını yapan biliniyor: Bernard Rosentahl. Rejisörü ise bilinmiyor. Garip ama öyle! Konuşacak ve öğrenecek ne çok “şey” var. Max Meinecke Başrejisörlüğe getirilene kadar da, Dekor-Kostüm yapanın adı afişte yok. Oradan geldik, buyuz, nereye gidiyoruz!
Tepebaşı Dram Tiyatrosu, İstanbul’un en önemli tiyatro binası... idi... 1870’lerde –bu bile net değil- Guatelli Paşa’ya tiyatro binası yapsın ve yirmi beş yıl işletsin diye üç bin arşın boyunda bir arsa veriliyor Tepebaşı’nda. Fermanlı tabii ki ve merak etmeyecekler için söyleyelim, İkinci Abdülhamid dönemi. Guatelli Paşa, 1855’te kurulan İstanbul Şehremaneti ile sorunlar yaşıyor ve 6. Daire’ye devrediyor imtiyazını. Bu 6. Daire meselesi de ayrı konu. Esasen beşincisi, birincisi, yedincisi olmayan bir Daire bu. Merak unsuru ve bir bilenine aktarma arzûsu ile geçelim. Bir tek ekleme yapmalı yalnız, bu arsanın, yani Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nun altı mezarlık idi.
Tepebaşı Tiyatrosu’nun encamı, başlı başına bir “memleketin hali” hikâyesidir. Dram Tiyatrosu, Komedi Tiyatrosu, marangozhane ve işlikleri ile İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun merkezi olan bu bina, artan arsa kapitali yüzünden ağzı sulananlarca, “ahşap, döküntü bina... harabe... perişan sahne... yangın tehlikesi var...” propagandalarına maruz bırakıldı önce. 7 Ocak 1970’de törenle boşaltıldı ve Harbiye’ye taşındı Şehir Tiyatrosu. 1970’in Nisan ayında birinci yangın, ertesi yıl ikinci yangın... kül oldu kentin belleğine nüfuz etmiş en köklü tiyatro binası.
Üçüncü mekânı Darülbeda(y)i’nin Ferah Tiyatrosu, ki pek meşhurdur, Şehzadebaşı’nda. Adı kaldı yadigâr, elbette. Kadıköyü’ndeki Apollon’u, Abraham Paşa Korusu’ndaki Fransız Tiyatrosu takip ediyor. Burası da, topoğrafyayı araştırmaya gönül indirmeyecekler için söylemeli, Beykoz’da ve yok hükmünde.
İstiklal’deki Lüks Sineması’nın binası Odeon idi. Seks filmleri gösteren bir sinemaya evrildi. Sonra arsa rantı galebe çaldı, yıkıldı, devasa bir inşaat alanı olarak perdeli bugün. Orasını Virgin isimli, pek sevdiğim müzik marketi alacak deniliyor. Ne ironi ama; Tevfik Fikret de, şehrimden “bin kocadan artakalmış bîve-i bâkir” diye bahsetmiş idi. 1875’te adı Verdi Tiyatrosu mu idi oranın? Hay allah!
Şimdilerde iğrenç renkleriyle askıya alınmış, statiği kusurlu, depreme dayanıksızlığı tescilli TRT binası, Tepebaşı’ndaki, kısmen Dram Tiyatrosu’nu ve kısmen de Komedi Tiyatrosu’nu işgali altına almış durumda. Komedi’nin eski adları arasında Anfiteatr da var. Şair Mustafa Irgat “Kendi adına, hiçliği biraz daha temiz tutalım” da yazmış idi aynı şiirinde. Biliyordu da yazdıydı.
Ferhan Şensoy kardeşimin dişiyle tırnağıyla kurtardığı Fransız Sirkinde de tam altı yıl, 1936 ile 1942 arasında gösteri yaptı İstanbul Şehir Tiyatrosu. Ferhan kim diye merak edenler için söyleyelim; üzerine işhanı yapılan İstiklal Caddesi’ndeki kurtarılmış sirk/operet/paten alanının adı Ses Tiyatrosu’dur artık. Yaşa be Ferhan! Locaları bile, sahneye değil, orta alana bakan o vahayı var ettiğin için. Söylerler ki, Sirk sonrası, tiyatroya dönüştürüldüğünde, at pisliği kokusu uzun süre gitmemiş içeriden.
Lütfü Kırdar Belediye Reisi iken yapılan Açıkhava Tiyatrosu, ki şimdilerde Kongre fetişizmi ile altı/üstü tartışılıyor, yıllar boyu yazlık mekânı olmuştur Şehir Tiyatrosu’nun ve İstanbul halkının. İlk oyun 9 Ağustos 1947’de Kral Oidipus imiş, tragedya.
Eminönü Halkevi, bilmeyenler son kalan birkaç bilenden öğrensin, bir efsane idi. Yedi yıl da orada oyun oynamışız. Aksaray’daki Türkocağı’nda iki yıl, Gülhane Parkı’nda iki yaz...
On bin lira kirası çok geldiği için terk edilen ve Hatemoğlu’nun konfeksiyon deposu olarak istihdam edilirken yanıp tarümar olanYeni Komedi Tiyatrosu’na gelir isek, iş biraz değişir. 765 kişilik salonu ile, Beyoğlu Emek Sineması’nın sokağındaki (Yeşilçam Sokağı/Rue Devaux) o sıcak ve kişilikli binada tam yirmi yılı geçti İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun. Orayı terk ettiren zihniyeti idare eden adam ise, bilebildiğim en entelektüel Belediye Başkanı olan Ahmet İsvan idi. Entelektüel yöneticisi, entelektüel kavramını aşağılayanlara servis veren bir ülkede, herkes tehdit altındadır, iyice bilinsin. Bir de, söylemezsem çatlayacağım, Yeni Komedi hâlâ mümkündür.
Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nun salonu, 1970 ile 1984 arasında kesintisiz Şehir Tiyatrosu binası oldu ve benim için çok önemlidir. 1973’te bir lise talebesi olarak adım attığım o bina, 1976’da başlayan, 1978’de, 20 yaşımı sürerken henüz, kadrolu bir sanatçı olmama icazet veren o mekân, yalnız günümü değil, hayatımı adadığım bir bina idi. Çaycı Ali Dayı’dan tutun, her vakit muhkem orta kat kulisine, ben orada büyüdüm.
Benim Kadıköy Cep olarak hatırladığım bir bina var, Kadıköy Tiyatrosu, Süreyya Sineması’nın üst bitişiğinde. Süreyya Sineması’nın esasen Süreyya Opereti olarak yaptırıldığını da zaten herkes bilir. Kentli olanları kastediyorum. Yok, onların da çoğu bilmez aslında. Altı yıl sürmüş o sıfır koddan girip aşağı doğru inilen binadaki konukluğumuz.
Fatih Saraçhane (Reşat Nuri) ve Üsküdar Doğancılar (Musahipzade Celâl) tiyatrolarının bir tanesi “şimdilik” duruyor. Bu iki “baraka tiyatro” Ertuğrul Muhsin üstâdımızın dayatmasıyla ve hızla inşa edilmiş idi. Galiba Vali/Belediye Başkanı/Orgeneral Refik Tulga zamanı, herkes bunları bildiği için kaynağa bakmadan yazıp geçiyorum.
Rumelihisarı da 1961’de Şehir Tiyatrosu’nun kült mekânı olacağını belli etmiş idi. Yaz oyunu için Yedikule (Zindanı) ile birlikte ve tabii Açık Hava Tiyatrosu, bir büyük geleneğin kurulup dağılmasının simgelerindendi. Rumelihisarı’nda Hamlet ile Boğaz’a yelken açan ustamız Muhsin Ertuğrul, zaten şöyle övünürdü: “Uzun bir ömür sonunda dünyada ne yaptın, sorusuna hesap vermem gerekse; ne İstanbul, Ankara, Bursa, İzmir, Adana’da açtığım devamlı temsiller veren çeşitli tiyatroları, ne sahneye koyduğum yüzlerce piyesi, ne de sahneye çıkardığım yüzlerce genci sayıp dökerdim, sadece Türk tiyatro repertuvarının tahtına Rumelihisarı’nda her yıl oynanan bir Hamlet oturttum diye övünürdüm ve bu benim elli şu kadar yıllık tiyatro çalışmamın en yüklü bir toplamı olurdu (Türk Tiyatrosu, 363). Rumelihisarı, ki az rüzgârını yemedim, pop müziğin organizatör ayağı şimdilerde.
Harbiye Yapı Endüstri Merkezi’ni, yaklaşık 500 kişilik bir salondu orası, hiç değilse kitapçı dükkânı olarak kullanabiliyoruz bugün, Aksaray’daki Küçük Opera, Bozkurt İlkokulu’ndaki Zeytinburnu Tiyatrosu, bir ara Erdem Buri işletmeciliğinde Ruhi Su’ya sahne veren Site Tiyatrosu, bir ara Hodri Meydan olmuş Esentepe Tiyatrosu, bir ara deneme tiyatrosu olmaya aday Zeynep Kâmil Salonu, bir ara Muhsin Hoca’nın son rüyası olan ve genişlemeyi en iyi temsil eden Gültepe, Bayrampaşa, Zeytinburnu Semt tiyatroları ise yok hükmündedir, acıtır canımızı.
Muhsin Hoca’nın, zamanında, “vizyonu hayli gelişkin” tiyatro publicumu tarafından ti’ye alınan Stadyumda Tiyatro hayalinden, kurup var ettiği Gezici Tiyatro ve Kahvelerde Tiyatro’suna; yakılıp yıkılmış Tepepaşı Dram’ın marangozhanelerinde, 1975’te Zeynep Oral/Beklan Algan’ın “Adsız Oyun”u ile dirilen eşsiz Deneme Sahnesi’ne, bahsedecek öyle çok yok edilmiş bina var ki, eğer bina çoğalması kıyamet alâmeti ise, korkmayın, kıyameti tiyatro davet etmeyecek.
Canım Mustafa’m, Irgat’ım, “Kurban adına, ölümü biraz daha temiz tutalım” demiş idi, Türk Motifi isimli sıkı şiirinde. Sümerbank deposu iken, Muhsin Ertuğrul tarafından tiyatro işlevi için dönüştürülmek üzere göze kestirilen Harbiye Tiyatrosu, ustamızın son mekânı idi aynı zamanda. Orada iken küstürülüp –elden- kaçırıldı hocamız.
Eskiden Etibank paviyonunu konuk etmiş yeşil alan, 1981’de, kirli bir söz kesme ile Harbiye Orduevi’ne devredilmiştir. Orası Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin rekreasyon alancığı idi oysa. Zaten, hocamız öldüğünde, 1979 senesinde yani, tiyatronun ismi Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi olmuştu; geç değil, doğrudur bu. Hangi yaşayan, bir binada vücûd bulmak ister ki?
İşte, yıkılıp kongre vadisine iliştirilmek istenen son bina, kentin merkezinde, “çok amaçlı virüs”ten bugüne dek sakınabildiğimiz, bağımsız olarak sadece tiyatro işlevini üstlenmiş Şehir Tiyatrosu’nun merkez binası Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’dir.
İstanbul’un tek opera, bale, konser salonu Aatürk Kültür Merkezi’nin açılışını da Şehir Tiyatrosu yapmış idi. Şimdi bir kez daha arsa rantına göz dikilen o binanın hayali, ta 1930’larda kurulduydu. 1946’da temeli atıldı, tam tamına 23 senede tamamlanabildi. 1969’da Kültür Sarayı adıyla açıldı ve alesta yandı ya da yakıldı, 1970’te. Restore edilip ikinci kez açılışı 1978 senesine karşılık gelir. 9 Ekim’de Oda Tiyatrosu’nda Oben Güney’in “Sırtımızdakiler” oyununu, 17 Ekim’de Büyük Salon’da Orhan Asena’nın “Ölü Kentin Nabzı” oyununu oynamıştı Şehir Tiyatrosu. Ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını, operanın, balenin, senfoni konserlerinin nerelerde yapılacağını vb. açıklamaya lûtfetmeyen birtakım zevat, yıkıcılıkta sınır tanımıyor. Bilebildiğimiz tek gerekçeleri, boyahanenin İstanbul’un en güzel manzarasına sahip oluşu ve zehirli boyalarla iş yapan amele takımı yerine hatırlı kişilere bu manzarayı seyrettirmenin daha uygun olacağı... Ankara’nın Yeni Sahnesi de apar topar yıkıldı, tam bu günlerde.
“Ölüm adına, hayatı biraz daha temiz tutalım” da demişti Irgat. Öte dünyası olan da olmayan da bizim gibi, yok oluşun şiddetli titreşimini bir ân için hisseder mi? Abdülhâk Hâmid’in Eşber’inin final diyalogunu yüksek sesle okumaya yürek indirebilir mi, yoksa olup biten, bir yanılsamanın sahneleri gibi yanı başımızdan akıp gider mi? Eşber’in finalinde ne mi yazmış idi Hâmid? İşte:
İskender: Ateşler içinde şehr-i Pencâb /Guya ediyor semaya rıhlet
Aristo: Mahvolmuş onunla bir de millet
İskender: Ey nefs-i harîs, aceb ne buldun
Aristo: Ey Şâh-ı cihan, muzaffer oldun!
İskender: Eyvâh... Eyvâh...
Aristo: Boş nedamet!
İskender: Kînûs, ne bu dehşet-û kıyâmet?/Söyle Peridas, nedir bu mahşer?
Peridas: Batlamyos’a sor...
İskender: Müverrih-î şer!
Batlamyos: Mûcib hakaarete ne apansız?/Tarihi yazan benim, yapan siz!
İskender: Efkarımı sen de etme tehyiç!/Rastû, bu nedir?
Aristo: Zafer veyâ hiç!
___________________________
*Türk Motifi, Mustafa Irgat (Aitsiz Kimlik Kitabı, YKY, 1993)

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=6895

Hiç yorum yok: