Orhan Alkaya
Ustamız Eruğrul Muhsin, “Her yer tiyatrodur”, demiş idi ama tiyatro her yer değildir. İçinden hayat geçen her mekân aynı zamanda tiyatro işlevi ile dönüştürülebilir. Bir banka şubesinin içerisinde tiyatro yapabilirsiniz ya da metro vagonunda, vapurda, kahvehanede... Brezilyalı Augusto Boal yaptı bunu: Ezilenlerin Tiyatrosu. Herkesi oyuncu kıldı. Ama banka şubesi ya da metro vagonu veya vapur, kahvehane tiyatro değildi. Boal ve arkadaşları oraları tiyatrolaştırıyordu.
Tiyatro, esasen, tiyatro binasında yapılır. Camide, kilisede, havrada, tapınakta nasıl ibadet ediliyor, huzur aranıyor ise, tiyatro binasında da oyun seyredilir, buluşulur, dağılınır, arınılır... yenilenir varlık. Gün boyu birkaç kuruş mübadele değeri için çırpınıp duran, gün sonunda, doğduğu anki ilk çığlığı ayrımsar. Güler, ağlar.
Çok zamandır bir virüs dolaşıyor bünyemizde: Çok amaçlı virüs! Bu virüsün sayrıladığı binalarda, “sözde” her şey yapılabiliyor. Çok amaçlı virüs, ayrıntıları silip atıyor, geriye en kabasından bir tarif kütlesi kalıyor. Çok amaçlı virüsün bulaştığı binalarda, sofita, akustik, portal ağzı, derinlik, ışık açıları, kulis girişleri, avant-scene vb. önemsizleşiyor.
Bu virüs, ticaret sahası ile ibadet sahasını buluşturarak işe koyulmuştu. Hatırlayabildiğim, sembol değeri taşıyan ilk örnek, Vedat Dalokay’ın Kocatepe Camii idi. Şimdilerde, ticaret sahasını sanat sahasına “büyük ağabey” kılmaya istekli, görünen o.
Öyleyse, silkinelim, yekinelim ve bu virüsü bünyemizden kovalayalım. Çünkü artık dipteyiz. Kuvarkların etkin gücüne en fazla şimdi ihtiyacımız var. Yoksa Angela Merkel haklı çıkacak!
Almanya Şansölyesi Merkel, malûm, Türkiye’yi periferi ülkesi olarak tarif etmekte çekincesizdir. Kızmadan önce, bir de onun ülkesine bakalım: Almanya’da 6000 müze (600’ü sanat müzesi); 150 devlet-belediye tiyatrosu, 280 özel tiyatro (sadece Berlin’de 147 tiyatro) var. Bu tiyatroların büyük kısmının bağımsız binaları olduğunu eklememe bilmem gerek var mı? Almanya’da yılda 35 milyon tiyatro bileti satılıyor, 110 bin gösterim yapılıyor, 5800 (adet) oyun perde açıyor, 360 Almanya-Dünya prömiyeri yapılıyor ve Almanya’da 130’dan fazla konser salonu ve opera binası, 140 profesyonel orkestra, 14 bin kütüphane hizmet veriyor. Bu rakamları, 2010’da Dünya Kültür Başkenti olarak Türkiye’yi temsil etmeye hazırlanan İstanbul ile kıyaslamaya var mıyız?
Gelişmişlik endeksine uyan kentlerin merkezleri, sosyal ve kültürel aktivitelerin gerçekleştirildiği “bağımsız” mekânlarla donatılmıştır. 1930’ların başında hayali kurulmaya başlanan, 1946’da temeli atılan, 1969’da Kültür Sarayı adı ile açılan, 1970’de yanan, 1978’de Atatürk Kültür Merkezi adı ile kapılarını açan bina, İstanbul’un “tek” opera binasıdır, bale salonudur, konser salonudur. Yanı sıra kültürel sahadaki öte yoksulluktan ötürü çok amaçlılaştırılmıştır, İstanbul’un en büyük tiyatro salonu buradadır; Oda Tiyatrosu, sinema salonu, sergi salonu cabası.
Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi ise kentin merkezindeki en önemli bağımsız tiyatro binasıdır. 1970’in 7 Ocak’ından bu yana kesintisiz perde açan bir tiyatro belleğidir. Kentin, diğer en büyük ve donanımlı tiyatro salonu bu binadadır. 93 yıllık tarihiyle Türkiye’nin kültürel mirası olan İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun merkez binasıdır ve çok amaçlı virüsün bulaşmadığı nadir örnektir.
Koruyalım, üzerlerine titreyelim ve hızla yeni tiyatro binaları, opera binaları, konser salonları inşa edelim. İstanbul’u layık olduğu prestije ancak bu “kültürel yeniden yapılandırma” felsefesi ile ulaştırabiliriz. Merkel(ler)i haklı çıkartmak için göstereceğimiz her “çaba” ise, 27 Mart’ı daha üzgün kılacak, açıktır.
Haydi öyleyse, 27 Mart’ı kutlamayı hak edelim.
Kaynak: http://www.herkesetiyatro.com/yota.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder